30 Ekim 2017 Pazartesi

İskoçya'ya doğru

Sabah 6 servisi 5:50 de aradı hadi bekliyorum diye:) karga tulumba çıktım evde bu sefer Taneri arkamda birakarak. Yol arkadaşım eski toprak, taaa 18 yıl önce interrail, 15 yıl önce İspanya Endülüs,   8 sene önce amerika ve geçen sene de Meksika yaptığımız kadim dostum Evrim kuşim.
Pasaport yanımda. Para da tamam. Gerisi teferruat. Bunlar okeyse bir şekilde gider yaşar dönersin. Carry on bavulum tıklım tıkış.  Alt ucu 3 kazak 2 pantolon ama gittiğimiz yer soğuk olunca bavul da hemen doldu kalın giysilerle.
Hava henüz karanlık. Selçuk kalesinin yanından geçiyoruz, uzaktaki kaleleri görmeye gidiyoruz.
Her zamanki seyahat stresim yine her zamanki gibi arabaya biner binmez geçti gitti. 
Etek giyen adam görmeye, viski içmeye, çay içmeye gidiyorum niyet o. John lennon ve özlü sözü hep aklımda tabi. Hayat sen planlar yaparken başına gelenlerdir. Haydi bize iyi yolculuklar o zaman. Sağlıkla sevdiklerimize kavuşmak dileğiyle, bekle bizi İskoçya!

19 Şubat 2017 Pazar

Küba 2.gün

Mağara gibi odalarımızda deliksiz uyuduktan sonra kalkıp aldığımız malzemelerle kahvaltı hazırlığına başladık. evde minik bi mutfak var ama tencere yok. Oytun dışarı çıkıp bir bardak kahve bularak döndü. Masayı silip yemek için hazırlamak üzere hareket ettirince içindeki böcekler nihayet uyanıp bize el sallıyor. Biz de kapının yanındaki koltuğa sıralanıp peynirli reçelli ve nutellalı ekmeklerimizi yiyip onlara el sallayarak evden çıkıyoruz. Yürüyerek old town el Cathedral e gitmek niyetindeyiz. Yanımızda biraz cuc yani turist parası, azıcık da cup var. 1 cuc 24 cup.  Ayrıca bir cuc yaklaşık 1 euro. İşte burda sapıtıyor herşey.  Yolda evinin önünde termosta kahve satan bir kadından bir kahve içip 1 cup uzatıyorum noo diyip 1 cuc umu alıyor.  ileride Oytun başka bir kadından aynı şekilde kahveyi 1 cup a içiyor yani benim içtiğimin 24 te birine. Kadın beni ayak üstü öpmüş.  Ama yanaklarımdan değil. 
Sokaklar gündüz bambaşka. Boyaları dökülmüş yazık binaların önünden yürürken, içimden sanki Titaniğin enkazını inceliyormuşum hissi geçiyor. Bir zamanlar muhteşemmiş. Şimdiyse geride sistem kırıklarından içeri düşmüş, yaralanmış, bir kısmı turist öpmenin yollarını bulup yırtmış gözü dönmüş yüzlerce insan. Daha onurlu daha zarif daha sevecen bir halk bekliyormuşum nedense.  Gördüğüm yaşadığım hissettiğim tam tersi. Kaba, insan sevmeyen turist istemeyen bulduğunu öpen bir halk. Sokaklar pislik içinde. Hayvan ölüleri de buna dahil.
Kaldığımız apartman evine 100 usd veriyoruz gecelik.  Masanın üstü leş. İçi böcek. Bina balkon herşey pis. Sonra aklıma takılıyor, temizlik bir lüks müdür? Suyu ve elektriği olan bir ülkede fakir de olsan temiz olamaz mısın? Kapının önünü süpüremez misin?  Temiz olan sadece eski havana sokaklarındaki bir kaç turistik müze ve katedral önü. Bir de gemi limanı çevresi. Karşıdan karşıya geçerken arabalar üstümüze üstümüze sürüyor. Dükkanlarda asla yardımcı olmuyorlar.  İnsanlar suratsız.  Yıkıldım be Küba..

Yılgınlık içinde dünkü restorana yürümeye karar veriyoruz. Bir tarafta ekmek kuyruğunda insanlar görüyoruz. Ben susuyorum çok,  öpülmeden su içmek istiyorum litresi 2-3 cuc a. Uzun bi arayış sonunda Taner su buluyor bana. Yojan dün dedi ki bir doktor yaklaşık 40 cuc kazanıyormuş aylık. Biz bir saat içinde 45 cucluk yemek yiyip çıkıyoruz dünkü restoranımızdan. Ara sokaklarda 10 cup a yani 0.2 cuc a sandviç var ama biz sorunca cup cuc olabiliyor. Yordu beni bu sistem. Bir kısım insan "işini bilmiş" rüşvet ve kazıkla epey güzel kazanıyor, diğerleri sürünmekte. Banu bir ara diyor ki bu şehri fırçalarla bi girişerek yıkamak lazım baştan aşağı. Hakkaten pis. Ya ne pis yerler gördük biz aslında, bu koyar mı normalde koymaz.  Ama insanı.. Bir şehri sevdiren insanıdır diye yazmıştım bir yazımda. Bu şehrin insanına alışamadım. Alışmak da istemem.

Akşamüstü yürüyerek önce Yojanla görüşürüp ardından yürüyüş yapıyoruz. İnternete girmek için bazı cadde köşeleri otel yanları filan var ama kart lazım önce. Onu bulamıyorum. Dünyanın geri kalanıyla ilişkim kesik.
National otele gidiyoruz. İçeri bir giriyoruz sanki Vietnamda amerikan elçiliğine girdik. Güzel parfüm kokuları oğ may gaaşlar oo wauuw lar zarif baylar bayanlar.  otelin terasına geçip bir masaya oturuyoruz garson bayan ne istersiniz diye menü diyoruz menü aha oradaki barda dio. Ya tamam sen ne içmemizi istiyosan ondan getir. Sonra Taner hatırlatıyo kızım devlet oteli bu. Aa.. Doğru..  Öğretmenevi gibi.. Öyle düşününce batmıyo çok.

Yarın Yojan ın evine geçicez. Wc de oturak varmış. Bir de interneti halletsem. Vallahi derdim facebook veya foto yüklemek değil. Herkesin iyi olduğunu öğrenmek. Az önce abime yanlışlıkla telefonunun internetini açtırttım. Megabiti 5 TLymiş. Bir 5 saniye içinde anlayıp kapatana kadar 60 mb yedi. 300 TL.. 5 sn diyorum.. 

Bu kıl turist modumu bırakıp yarına güzellikleri yazmak istiyorum ama bir yandan da vakitsiz muayyen günümdeyim zor yani şu an pembe gözlük. Yarın ola hayrola.

Küba 1.gün

Uçağa biniyoruz.  Üç kitap onlarca blog ve gidenlerle yaptığımız sohbetler bile bilmeceyi çözmüyor. Daha önce komünist gördüm de komünist ülke görmedim hiç. Sanki havaalanında sıraya geçip marş adımlarla yürüyücez. Veya karne verecekler ekmek kuyruğuna filan giricez. Bi gece önce gidip Cancun un fiyakalı bir süpermarketinde hem sanki son yemeğimizmiş gibi yemek yiyip hem de kampa gider gibi alışveriş yaptık. Nutella, krem peynir, reçel, makarna, makarna sosu ve hatta iki paket puf ekmek.
Uçak yolculuğu 50 dakika. İnmemizle kalkmamız bir.  Havaalanına bir iniyoruz gümrük memurları yeşil üniformalı bayanlar, etekler mini, altta en seksisinden file çoraplar. Tanerle Oytunun gözler dönüyo durduramıyoruz. Gümrükte Banuyla beni bekletip bir pasaport incelemesi yapıp sonra izin veriyolar ülkelerine girmemize. Wc ye girelim sıkıştık.  kadınlar tuvaleti güzel.  Kağıt var sabun var oturak var. Erkeklerinkinde bu saydıklarımın hiçbiri yok.
Dışarıda Henry isimli daha önce bir tanıdık aracılığıyla ayarladığımız şoförümüz bekliyor bizi. Hem de o kocaman fiyakalı klasik arabasıyla yuppiiiiiieee!!! Tor tor tor tor gidiyoruz şehre.  Her 10 arabadan 7 si eski Amerikan arabası. Arada bir mersedes gördük yeni.  Bu devletin diyor Henri. Kiralıyormuş devlet turiste. Bi kaç sene sonra da faiş fiyata satıyormuş artık kim alırsa.
Yol kenarında duruyoruz burada bozdurun diyor meksika pesolarınızı. Nerde,  karşıdaki kabinde. Henri söylemese oranın döviz bürosu olması mümkün değil. Neyse kalan meksika pesolarımızı çeviriyor bizimkiler Cuc ve biraz da Cup a. E hani Cup alamıyoduk kullanamıyoduk biz? Yok öyle bişi dio Henri. Herkes iki kuru da kullanıyor.  alala..
Yola devam. Devrim meydanını geçiyoruz. Biraz sonra binalar apartmanlar sıklaşıyor sanırım merkeze girdik. Bizim ev Havana merkezdeymiş. Yine bir tanıdık aracılığıyla önceden haberleştiğimiz Yojan diye bir adamımız ayarlıyor evi. Kendisi de az sonra sokağın ucunda beliriyor. Eve giriyoruz eski püskü merdivenden çıkıp.  Minik bi oturma alanı, ufak bi mutfak iki oda ve banyo. Klozet oturma yeri hariç her türlü lüksümüz var maşallah.  Hatta flat screen Tv miz bile. Ama oturak yok. İyi madem oturmam ben de 4 gün.
Eşyaları bırakıp Yojanla beraber sokaklarda yürüyoruz. Bir meyve halinde dolarlarımızı bozduruyor yüksek kurdan.  Sonra bir bankaya girip benim Euroları çeviriyoruz.  Sadece sen gel diyor. Sıra var o sırayı geçicez Yojan biliyor işini.  Kapıdaki memura 1 cuc veriyor. Ben veznedara hayatımın ilk rüşveti olan 2 cuc u verip hiç sıra beklemeden paramı alıp çıkıyorum.  kaçtan bozdu ne verdi en ufak fikrim yok.  Yojan ne derse onu yapıyorum.  Şurada amuda kalk dese kalkcam. Onca memkelet gezdim hiç bu kadar aciz hissetmedim.
Ve fakat sokaklarda beklediğimden çok daha fazla restoran, çok daha fazla yemek.  Bir cafe de Küba kahvesi içiyoruz ayak üstü. Oradan bir restoranın önüne geliyoruz sıra beklicez. Çok iyi burası, değer beklemeye diyor Yojan. Konu yemekse ben varım herşeye. 15 dk bekledikten sonra şirin dar uzun şık bir kafe tarzı restorana giriyoruz. O yemek yok et bulunmuyor vs vs denen Kübadaki bu minik restoranda menüyü bi açıyoruz o da ne!? Kuzudan balığa, dana carpaccio dan hamburgere pilava çorbaya ne ararsan var, en kralı 7-8 cuc. Dehşet lezzetli yemeklerimizi yanında da bir şişe kırmızı şarabımızı içip üstüne de bir trileçe paylaşıp 55 usd verip aldığımız onca ekmek ve makarnayı neremize soksak düşünceleriyle mutlu huzurlu şaşkın ve dolu midelerle çıkıyoruz tekrar sokağa. 

Yojan gidecekmiş işi var, evi hemen yan sokakta. Akşam gelin parti var diyo. Bakarız. Önce bi sensiz yürüyebilelim de. İnanamıyorum kendime. 19 yaşımda trenle internetsiz haritasız Avrupa gezen ben, burada sudan çıkmış balık.. 

Allahtan internet yok ama Maps me ve en az onun kadar iyi çalışan beynim var.  Evimiz şuradaydı. Hemen bi üst değiştirip başlıyoruz yürüyüşe. Eskiden muhteşem olduğu kesin ama şimdilerde dökülen ve hala içinde yaşanan binaların aralarından geçiyoruz. Tarumar olmuş bir şehirden geriye kalanları hayranlıkla izleyerek yürüyoruz.  gençler çocuklar yaşlılar herkes dışarda. Kapı eşiği ve balkonlar arası muabbetleri özlemle görüyoruz.  Çocuklar koşturuyor bir ellerinde tahta kılıçları ve bacak aralarında sopadan atlarıyla. İnternet olmaması ne güzel..

Her adımda kiralık oda. Zibil gibi. Ve hemen hepsi dolu.  Hem de internetsiz ortamda. İnsanlar gelip kapı kapı oda arıyor sanırım. Eski usül. Yarın olunca telefon kartı alıp annemleri ankesörlü telefondan arayasım var.

Meydana geliyoruz. Klasik araba taksiler 20-40 cuc a şehir turu satıyor.  Bir sürü müzikli restoran, içki çok ucuz ıstakoz çok ucuz. Hediyelik eşyacılar minik enstrümanlar tşörtler magnetler şapkalar resimler satıyor. 

Bir restorana oturup mojitolarımızı içip Yojana uğrayıp ordan şehrin en ünlü Jazz kulübüne yürüyoruz. Ohannes!! Kapıda 1 km kuyruk.  Girmek mümkün değil yarın deneyeceğiz. 

Kübada ilk günümüz aa oha ayy hadi bee mmmm larla geçiyor. Hiç bir şey kitaplarda anlatıldığı gibi değil.  Sistem çoktan kırılmış. Herşey var. Hemen herkes turizmden iyi para kazanıyor. Yemek bol. Kahve güzel.  Binalar sefil. İnternet henüz yok. Tv kanallarında en yeni filmler var. Dana carpaccio var. Klozet kapağı yok. Sabun yok. Kafam karışık. İncelemeye devam..

Mehiko ( mexico yazılır mehiko okunur)

Meksika gezdiğim latin ülkeleri arasında ( Guatemala,  Nicaragua, El Salvador, Peru, Colombia, Bolivya ve azıcık da Honduras)  en rahatı en konforlusu. Aşk değil de sevgi gibi. Tutku değil huzur gibi. Hisler coşmuyor belki, ama herşey tıkırında.
Oysa mesela Guatemala, tam bir vahşi güzellik. Ya çenen düşüyo ya ödün kopuyo. Ya gülüyosun ya ağlıyosun. Müthiş bi macera.  Meksika ise arkasına yaslanmış, almış birasını eline verandasında takılıyo.
Güzel sahiller, protein yüklü yemekler, ucuz içki, yakan güneş, huzur.. Hepsi burada Meksikada.
İlk defa gelecek olanlara, kesinlikle ama kesinlikle Mexico city den başlamalarını öneririm. Bir çok insan aman sakın ha diyecek. Büyük şehir ne işin var diyecek. Tehlikeli diyecek. Hiç umursamayın. Bizim uçaklarda pilot başlar hanımefendiler beyefendiler diye de, hep gülerim kimler onlar neredeler.. İşte onlar Meksikadalar. Meksika şehri İstanbul'un 1950-60 ları. İnsanlar bozulmamış, eğitim seviyesi yüksek, zerafet görgü ve kibarlık üst seviyelerde ve sadece eğitimle gelen bir lüks kültür değil.  Metroda ayağına bastığım yazık görünümlü amca benden özür diledi. Yolda o "beyefendiler" kaldırım darsa hemen durup yan dönüp geçmeni bekliyor. Bunu artık benim ülkemde görmek mümkün değil.  Meksikanın diğer yerlerinde de görmüyorsunuz.
Meksika şehrinin diğer bir sevdiğim yanı, şehrin kenar mahalleleri hariç bir çok yerinde hem zengini hem fakiri aynı mekanda aynı caddede parkta görebiliyo olmanız. Parklarında internet ücretsiz. Müzelerin çoğu ücretsiz. Hemen her yerinde bisiklet yolları.
Şehirde yürürken tek turist siz olacaksınız, olsun daha güzel.  Turistlerin getirdiği paralarla gözü dönmüş ve yozlaşmış bi halk yok.  kimse bize kazık atmaya çalışmadı.  İnsanlar inanılmaz alçak gönüllü ve yardımcı.  bir tarafında eski şehir, koloniyel binalar, Diego nun resimleri, müzeler; diğer yanda kocaman parklar, göletler, lüks restoranlar, sokak büfeleri, alışveriş merkezleri ve kafeler. Meksikada ikinci kere gelip gezdiğim şehirler ve kasabalar arasında en Meksikalısı, Ciudad de Mexico yani Meksika şehri oldu.

Yucatana gelirsek, sevgili Mayaların yarımadası ve malesef Amerikalıların ucuz tatil cenneti. Burada hala kültürel kıyafetlerle gezen ve Maya dillerinden birini konuşan çok insan var. Fakat inanılmaz turistik. En turistik Cancun. Kalmaya bile gerek yok.  Amerikalılar işgal etmiş. En güzeli havaalanından iner inmez ADO ya binip  Playa del Carmene veya içlere girmek istiyorsanız ve 5 saat koymaz bana diyosanız Meridaya gitmek.
Playa del Carmen de feci turistik ama daha kompakt. Alışveriş yemek deniz hepsi iki sokakta toplanmış. Oradan da collectivo veya otobüsle Tulum a gitmek en güzeli bence.
Yucatan sahili bizdeki esnafların Meksikalı versiyonlarıyla dolu. Fiyat sorduğunda üstüne başına bakıp da cevap verenlerden. Sürekli müşteriye laf atanlardan. Turiste doymuş herkes. Sokakta adım atacak yer yok. Hemen karşıda, her gün en az bir geminin 3-5 bin turistle ziyaret ettiği Cozumel adası. Bu bölge sanki Kuşadası'nın 80leri.

Meksika bitmedi benim için.. Daha bakır madenleriyle ünlü Copper canyon tren gezisi, Baja Californiası ve yemek cenneti Oxaca'sı var listemde. Sağlığım imkanım olursa onlar da seneye..

8 Şubat 2017 Çarşamba

Otel Esperanza

Banuyu alıp tuluma geri döndük. Akşamına da yerel halkın gittiği cadde üzerinde don caseta( yanlış hatırlıo olabilirim) diye bi yerde nefis bi balık, yanında tortillalı aztek çorbası ve ikram olarak ılık sarımsak ve havuç turşusu ile midemize bayram ettirdik. Geçen seneden farklı olarak, Tulum kasabasının içinde bir sokağı barlar sokağı gibi yapmışlar. Bir tanesinde güzel bi canlı müzik bulduk oturduk. Barın da ismini hatırlamıyorum ama kapısında şeker kamışlarını sıkan bi mekanizma var ister istemez durup foto çekeceğiniz. Üzerinde de mohito bar yazıo. Dolayısıyla mohito içmeden olmaz. 

Balık çorba turşu sarımsak şarap ve mohitoyu aynı gecede yemeyin. Hiç gerek yok.  Yazarken bile garip.  Ben de bi daa iki etmem ama oldu işte.  

Sabah tabi ki berbat kalktım. Ah benim zavallı bağırsaklarım. Ellerinde olsa ben gezeyim onlar evde otursun. 

Önceden sahilde bir geceliğine ayırttığımız, cennetten bozma otelimize gelene kadar kıvrandım takside. otele girdik şaka gibi rüya gibi yer.  palmiyeler arasında kumların üstünde kabanalar, hamaklar. Aynen filmlerdeki gibi.  Ama işin aslını gel bana sor. 

Bizim tuttuğumuz denize en yakın ama minik odanın minik bir oda olduğunu Taner söylemişti. De.. Bu derece düşünmemiştim tabi. Kapıyı bir açtık..Odada adım atacak yer yok. Kapıdan direk yatağa atlıyosun.. O boyutta bir odaya yatağı kapıdan veya pencereden sokamazsın mümkün değil, gece uykum kaçınca onu düşündüm ve önce yatağı yerleştirip çevresine duvar ördüklerine karar verdim.

İşte bu cennet yerde herşey mükemmel olması gerekirken, bir de gece 12 den sonra elektrik olmadığını ve de onca oda için toplamda 2 wc bi duş olduğunu ve benim durumumu düşününce beynim döndü mü. Birden colombiadaki tayrona milli parkı maceramız, geçen sene san cristobalde zehirlenmem filan hortladı ve ben güzelim cennette oturdum ağladım hıçkıra hıçkıra :) ağlamak en güzel deşarj. Sanki içindeki zehri atıyo dışarı.  sonunda rahatladım ve güzelim sahilin, okyanusun, harika yemeğin ve ortamın tadına varabildim. 

 
Bir laf var çok severim. Alıştığın konfor sana güven verir ama seni bir yere götürmez.  Seni geliştiren yeni ve bilinmediklerdir. Ay ışığının böyle güçlü olduğunu bilmezdim elektrik olsaydı. 


Gerekli bilgilere gelirsek: bu sahildeki en uygun otelde kaldık. Kutucuk odanın fiyatı 50 usd iki kişi. Banyo ve duş ortak kullanım. Odada yok. Daha geniş odalar da var ona göre fiyat da artıyo. Sabah kahvaltısı 120 peso. Normalde kasabada yerel büfe vs de içinde kahve ve portakal suyu olan yumurtalı kahvaltıyı 50 ye bulmak mümkün. Kasabadan sahile 5 km. Genelde 70 pesoya taksiler götürüyo. Taksicinin ruh haline göre 100 pesoya kadar çıkabiliyo bu fiyat. Sahile giderken su kraker meyva aldık çünkü o tarafta bakkal çakkal yok. 
Tulum kasabasının içinde ise bence kalınabilecek en temiz en sessiz en uygun fiyatlı sıcak sulu ve tvli otel Casa Rosa. ADO terminalinin arka sokağında.  Gecesi 600 peso iki kişi. İnternet odadan çekmiyo ama dışarda mevcut.

Tulumdan sonra 120 peso kişi başı vererek ADO ile, 2 saat uzaklıktaki Valladolid e geldik.  Geçen sene kalıp da beğendiğimiz hotel Zaci deyiz. Bu da yine ADO terminalinin bir üst sokağında Calle 44 te. Gecesine 540 peso veriyoruz. Havuzu, wc si, sıcak suyu, sessizliği ile ideal. Booking comda da bulunabiliyo.

Valladolid için geçen sene yazmışım bişeyler. Chichen Itza ya 35 km. Çok sevimli bi kasaba değil açıkcası. Chichen Itza, günübirlik turlarla Playa del Carmenden veya Tulumdan da yapılabilir.  Bir iki güzel restoran, park, parkın bir yanında kuyumcular çarşısı gibi başlayıp kahvaltıcı cennetine dönen bir pasaj. Hediyelikler burada Tulum a göre daha pahalı.
yine de, kısıtlı bütçeler için burada konaklayıp Collectivo (dolmuş)  la 40 pesoya Chichen Itzaya gitmek daha uygun.

Banunun  sadece turistik sahil kesimini değil bir de yakında bir koloniyel kasabayı görebilmesi için bize de burası uygun geldi. Normalde Yucatan bölgesinde Campeche çok daha güzel bir koloniyel şehir ama Kübaya geçene kadar 4 günümüz var o kadar yol yapacak vaktimiz yok malesef. 

Küba için gün sayıyoruz, heyecan dorukta.  Bizim de ilk defa gideceğimiz bir yer olacak. Sanırım sayfalara da sığmayacak. 

4 Şubat 2017 Cumartesi

Pinpon topu misali

İlk gece içinden diskotek geçen otelde, ertesi gün hemen karşısındaki sessiz ama içinden hamam böceği geçen otelde, iki gün sonra yine diskotekli otelde, ve tabi ki uykusuz gecenin ardından bu akşama yine  karşısındaki hamam böcüklü otelde kalıyoruz.  Einstein'in delilik tanımının hayat bulmuş haliyiz. Ama bu oteller Playa nın 5. Caddesinde, denize 20 metre, ucuz ve terminale yakın. Dün Evrimi uğurladık bugün de Banu geliyo dolayısıyla şu an bir yere kıpırdayamıyoruz bu bölge hariç. Hava durumuna bakmak saçmalık. Yağmur dio güneş açıo, güneş dio sağnak geliyo. Gidişata bıraktık.  Dün Akumal denen Playa ya 20 dk uzaklıktaki plaja gittik. Harika bir deniz,  hemen kıyıya kadar cesaretle yaklaşan neredeyse bir metrelik balıklar, onları kamikaze misali dalışlarla yakalamaya çalışan pelikanlar ve  tabi ki biz turistler. Şemsiye şezlong yok. Otellere ait olanlar pahalı. Ağaç gövdeleri gölge için iyi ama arada bir iguanayla selamlaşmak zorunda kalınabilio. Collectivo denen dolmuşlarla 40 pesoya 20 dk da akumal a ulaşmak mümkün. Minibüsten inip üst geçitten karşıya geçtikten sonra 5 dklık yürüyüş sonunda sahil.
Bugün hava bir açık bir kapalı, akşama Cancundan Banuyu karşılıyoruz. Normalde feribotla Cozumel e geçecektik ama hava sevimsiz. Cancun a gidip günü orada değerlendirmeye karar verdik.
Bu arada,hala Türk kahvesi özlemememe rağmen artık yumurta ve tacodan böğk geldi.  Gıdaklamamak için sabah Starbucksta kahve ve sandviç yaptım.  Meksika yemekleri güzel ama hep earthy denen, buğdaylı yemekler. Taze sebzeli sulu yemek ihtiyacındayım. Bi kabak yemeği olsun, bi fasulye olsun.  Ya da yoğurt. Bu insanlar kahvaltıda peynir, yemekte yoğurt tüketmiyor. Hep bi kuru his içimde. Bunun için en güzel çözüm mutfağı olan bi hostalda kalıp kendi yemeğini yapmak. Bunca ülke bunca yemek, hala Türk mutfağını tek geçerim. Nerede bizim o zeytinyağlılar, mezeler, of of. Bu arada kahvaltı yapalı daha bir saat oldu..

2 Şubat 2017 Perşembe

Tulum

Uykusuz geçen bi gecenin ardından sabah 11 otobüsüyle kendimizi buranın olimposu diyebileceğimiz Tuluma attık. Tabi olimpos derken deniz kenarında bir antik kent ve muhteşem doğa. Yoksa oteller olimpostan baya bi farklı, denize sıfır palmiyeler arasında kum zeminli lüks bungalow veya kabanalar. Hani filmlerde banka soyduktan sonra gelinen yer.  Ama burası Meksika olunca soyguna gerek kalmadan kalınabilir. Oda fiyatları çift kişi 50 - 600 usd arası. Yer yok. Baya bi önceden ayırtmak gerekiyo. Biz denizden 5 km içeride olan Tulum kasabasında kaldık. Casa Rosa denen, Amerika yol otellerine benzeyen, gayet rahat bi otelcik, gecesi 600 peso yani yaklaşık 100 TL. Tvsi, uzun bekleyince sıcak suyu, kliması ve camdan beline kadar sarkınca interneti mevcut. Bi daa gitsem aynı yerde kalırım.  Denize girdiğimiz yerin adı Paraiso. Taksi 60 peso yani 10 tl ye götürüyo, yatak şemsiye de tüm gün 200 peso o da 40 tl gibi. Bu saydıklarım orta sınıf bir tatil. Çok daha ucuzunu, hostel denen komünlerde kalarak, plaja otostop veya minibüsle giderek, kumlara serilerek ve sokak büfelerinden oldukça lezzetli taco lar yiyerek ucuzlatmak da mümkün pek tabi. 

Daha önce de yazmışımdır,rengi istediği kadar güzel olsun bulanık suluboya denizi sevmiyorum.  Benim için en güzel deniz Ege denizi. Net, cam gibi, rengi mevsime göre değişen. Ama tuzlu su olunca asla hayır diyemiyorum.
Tutumda, Meksikada hatta latin dünyasında yediğim en iyi burrito yu, ADO terminal binası yanındaki minik evlerinin köhne bahçesinde bir Meksikalı aile yapıyor. Bir tarafta asılı çamaşırlar, boyası dökülmüş duvarlar, kararmış tencereler, yağ tabakalarından kalınlaşmış ocak ve her biri arı gibi çalışan anne baba ve çocuklar, bu muhteşem lezzeti 50 peso yani 8 Tl gibi komik bi rakama satıyorlar. 
Pina colada yaklaşık 14 TL. Happy hourda iki biraya 32 peso yani yaklaşık 6 TL verdim. İster ağlayın ister acı acı gülün.
Şimdiye kadar kimse kazık atmaya çalışmadı. Hiç bir satıcı fiyat sordum die peşimden iki sokak gelmedi. Hiç bir plajda memegöt izlemeye gelmiş hırtlar yoktu.
Gelmeden önce, amerika veya Türkiye'deyken, kime söylesem Meksikaya dudak büktü. Bizim toplumsal sorunumuz bu. Kendimizi pek bi üstün sanıyoruz.  Şapkayı önümüze koyup düşünmemiz lazım.

30 Ocak 2017 Pazartesi

Playa del Carmen

Saat sabaha karşı 01:30. Playa del Carmen in ünlü 5. Caddesiyle keşisen bir yan sokakta, bi dükkancının dükkanının hemen yanında bulunan isimsiz resepsiyonsuz pansiyon kılıklı odasındayız. Odanın kapısının önünde çıplak bi kadın,  merdivenlerden aşağıdaki çıplak olmayan ve sanırım sevgilisi olan adama gitme diyip duruyo yarım saattir.  Öbürü de tutturmuş gidicem die. Kadın, adam giderse kendini öyle sokaa atcak sanırım.  Adam gitse de gitmese de birazdan ben kadının kıçına bi tekme basıcam merdivenden döne döne uçacak sokağa o halde. Yemin ederim içmekten soğutuyolar insanı.

29 Ocak 2017 Pazar

Puebla

Mexico city sokaklarında yürürken denk geldiğimiz bir meksikalı şoför abiyle 2000 pesoya, önce Chollula denen Amerika kıtasının en eski şehrine oradan da Puebla ya bizi bırakması için anlaştık.  Chollula,  piramidiyle ünlü aynı zamanda. Genişliği mısır keops piramidinden fazla. Bu da kendisini dünyanın en büyüğü yapıyor.  Ve fakat malesef piramid yıkılmış. Kolonici ispanyollar gelip tepesine kilise kondurmuş 1500 lerde. Bugünse sanki tepesinden bi lokma kesilmiş gibi içi görülebiliyor piramidin ki bu da bir şekilde onu yine özgün kılıyor çünkü hemen hemen hiç bi piramidin içine giremedik ne Meksika ne Guatemalada (palenque hariç). Piramidin tam yanında harika bir tren istasyonu gördüm. Trenlere oldum olası zaafım var ( hayır möölemiyorum), herneyse bu yeni tren yoluyla Chollula Puebla arası (45dk) trenle yolculuk da mümkün.  Olmayan piramidi de gördükten sonra Puebla ya geldik. Dışarıdan merkeze ilerlerken her üçüncü dünya ülkesi gibi keşmekeş çirkin ve sanayileşmiş mahalleleri görüp önce bi oeeh olup sonra daha önceki yanlış önyargılarımızı hatırlayıp sabırla beklemeye karar verdik. Zaten 10 dk sürmedi şehre aşık olduk. Yemyeşil bir meydan, muhteşem eski ve korunmuş binalar, çeşmeler, bisiklet yolları, arnavut kaldırımı yollar, 400 yıllık kiliseler, müzeler, mutlu insanlar, çocuklar, aşıklar, evliler, evsizler, müzisyenler, balon ve şeker satanlar.. Rengarenk sımsıcak bir şehir. Hemen zocalo bölgesinin yan sokağında bir otelcike yerleştik. Çırağan sarayı kıvamında oda için gecesi 800 pesoya ( yaklaşık 150TL) kahvaltı dahil anlaştık. Daha ucuz oteller veya otelcikler hatta hostellar da var ama bu sefer gezimiz bir ay, yanımızda Meksikaya ilk defa gelenler, azıcık açtık kesenin ağzını. Çok da güzel olmasa da olur dersek 70-80 TL ye de yer bulunuyor.

Bir tatil klasiği olan hastalık bu gezide de peşimizi bırakmadı.  Önce Taner sonra Evrim, Oytunda hafif kırıklık benimse ülkeden getirdiğim bronşit bizi hala bırakmasa da şehrin güzelliği hepsini unutturdu. Hemen her sokak başında sonunda ve ortasında ayrı müzisyenler, hiç susmayan ama hiç rahatsız etmeyen tatlı tınılar, hediyelik eşya ve antika pazarları, posita denen lezzetli içkisi,  çukulata tarçın tuz et suyu ve bir araya gelmemesi gereken daha bir çok malzemenin karışımı bir sosla yenen Mole, bu şehrin spesyalleri.
Son günümüzde Evrimle baya turist kıvamında iki katlı otobüslere binip bir saat turladık. Bu otobüsler 60 peso, her yarım saatte bir kalkıyor, belli başlı yerlerde inip bir sonrakiyle geziye devam edilebiliyor.  Ahmak turist otobüsü gibi görünse de aslında ilk gün yapılırsa şehrin kısa bir fragmanı gibi, baya bi fikir sahibi edio insanı. İlla turist olmaya da gerek yok, bir çok ülkenin bir çok şehrinde halk minibüsü veya otobüsüne atlayıp bi yarım gün gezmek şehri tanımaya yardımcı oluyo, hem de en ucuz şekliyle.

Puebladaki 3 gün jetlag ve yorgunluğa iyi geldi. Mesela şu an saat on ve ben hala sızmadım. Bugüne kadar yaşadığım en uzun jetlag in bu olmasını da hem Mexico city nin hem buranın 2000 küsür metrelik yüksek irtifasına bağladım. 

Yarın Yucatan a geçiyoruz. Geçen sene yağmurluydu hep. Umarım daha şanslı oluruz bu sefer. 

28 Ocak 2017 Cumartesi

Mexico City

Nasıl olur bir şehir hem dünyanın 5. en büyük şehri olup hem bu kadar sessiz, hem bu kadar huzurlu olur.. Amerikadan çıkarken, görevli adam Meksikaya gideceğimizi duyunca aman dikkat edin dedi. İçimden dedim be şapşal senin ülkende herkes silah taşıyor, saatte bir kadına saldırılıyor, insanlar ruhsuz, kaba, mutsuz, sen dikkat et asıl..
Mexico city e indik. Havaalanında yazmasa da, daha önceden okumuştuk "metro var (ama binmeyin)" diye. Bilet yaklaşık 2 TL. Bindik. Metrodaki yegane turistler olarak meraklı bakışlar altında ama rahatça otelimize vardık.  Sonra kendimizi Zocalo yani eski şehrin sokaklarına attık. James Bond'un son filminin bir sahnesine ev sahipliği yapan dünyanın en büyük meydanında yayılıp yattıktan sonra, hadi ayağımızın tozuyla bir müze gezelim bare diyerek Mezcal ve Tekila müzesini gezdik. Gezinin sonunda verilen ikram mezcali portakal dilimiyle, tekilayı da  limonla shot yaptıktan sonra saat 8 de sürünerek otelimize döndük. 
Jetlag feci bişi. Öncesinde bir sürü taktik geliştirdik. Uçakta az uyuduk, uçakta çok uyuduk, ilaç aldık, kendimizi tuttuk uyumadık filan falan. Yok kardeşim. Ey Jetlag sen mi büyüksün ben mi derken sızdık saatin 8inde. Türkiye'de sabah olduğunda da biz de kurulmuş gibi kalktık.
Ertesi gün hayvanat bahçesi, polanco sokakları, lüks bi restoranda et ve de yanında kazık yedikten sonra roma bölgesine yürüdük. Her türlü önleme taktiğe yemine iddiaya rağmen yine 8.5 ta sızdık. Ertesi gün, bir gün öncesinin restoran deneyimini dengelesin diyerek sokak büfelerinden etli fasulyeli avokadolu ve başka bilmemneli taco indirdik mideye tanesi 3 TL ye.Bu sene niyetliyim zehirlenmemeye. O yüzden yine herşeyi yiyorum ama çiğ olmaması şartıyla. Şimdilik fena gitmiyor.
Geçen sene Fridanın evine gittiğimden bu sene sevdiğim bi parkta oturup insan izleme sanatını geliştirdim Mexico city de. Hayran kaldığım Devrim anıtının altında 2 saat kaykay yapan, dans eden, öpüşen gençleri izledik. Ne yanlarından geçen teyze amcalar ne de polisler dönüp baktı. Hiç biri bir diğeriyle kavga etmedi. Olaysız, huzurlu, sakin bir akşamüstü. Hem de o çeşitlilikte. İçim acıyo bi yandan.  Biz ne kadar bölündük. Amma bölündük. Birbirimizden nefret eder olduk. Korkak olduk.  Umutsuz olduk.  Psikolojimiz bozuldu.  Bunun en ironik örneği de, ilk gün gittiğimiz şehrin eski tarihi meydanındaki sağlık ekiplerinin minibüslerini Evrim'in toma sanmasıydı. Gülelim mi ağlayalım mı bilmiyorum.

Gezimize dönecek olursak, bir sonraki durağımız Mexico city ye 2 saat uzaklıktaki Puebla şehri. Bu benim için de ilk olacak. Heyecanlıyım.

Meksika ( mexico) - Küba (cuba) 2017

22 Ocak günü evrim Oytun ve taner ile birlikte önce İstanbul,  bir gece havaalanında konaklama ardından sabah 7 uçağıyla Frankfurt aktarmalı olarak 23 Ocak öğleden sonrasında Miami ye vardık. Ama ne varış. Rodeocular gibi sağa sola yukarı ve aşağıya çalkalanarak indik. Sonra öğrendik ki daha bir gün öncesinde şehri kasırga vurmuş, oradan kalma rüzgarlar yüzündenmiş o sallantımız.
Bugün 24 ocak. Saat 11:05 uçağıyla Mexico City e uçma niyetinde idik. Yaklaşık bir saattir uçak içinde bekliyoruz.  Dün gece yapılması gereken mekanik kontrol unutulmuş, yer görevlileri motordan kanatlara her şeyi gözden geçiriyorlar. Hava güneşli, 24 derece. Oytun bu beklemeler ve mexico city de hava durumunun 15 derece olduğunu öğrendiğinden beri, ben size Tayland a gidelim demiştim söyleminde.  Şimdi anons yapıldı,  kontroller bitmiş, müdür imzası gerekiyormuş, onun da izin günüymüş.. Ulan Amerika..