Uzun bi ara verdim bloguma. Sebebi? Zehirlenmem:) her bulduğumu yersem olacağı bu.
San Cristóbal den 15 dakika uzaklıktaki san Juan köyüne gittik 6 kişi bi taksiye sıkışıp. Festival zamanıymış. Hristiyan ve şaman ın inanılmaz renkli bir karışımı. Kiliselerinde resim çekmek yasak. İçeriye çok hafif bir güneş ışığı giriyor gerisi yüzlerce mum. Yerlerde mumlar. İnsanlar da yere oturmuş grup grup. Tavandan kumaşlar sarkıyor. Fonda mırıl mırıl dualar.. En uçta İsa yerine vaftizci Yahya nın heykeli var. Duvarlarda azizlerin resimleri. Tütsüler yakılmış. Mum ışığında duman ve renkler birbirine karışıyor. 10 dakikalık bu ziyaret beni başka bi boyuta götüyor. Dışarı çıktığımda kapıda bir takım yerliler ellerinde çıkı çıkılarla dairesel şekilde dans ediyor. Ortada bi viski şişesi. Çaktırmadan bir iki resim çekip ayrılıyoruz. Pazar var meyva alıyorum hemen kesilmiş doğranmış. Tadı bi garip, bitirmeden atıyorum. Veee.. Gece bir gibi uyanıyorum mide bulantısıyla. Mide bulantısı benim en zayıf noktam. Ölüyorum gibi hissediyorum. Sonra kusmalar başlıyo. Şiddetli titreme. Sabaha kadar en az 8-9 kez wc deyim. Ardından ishal. Sabah hastaneye gidiyoruz. Hastane dediğim yer bi ev gibi duruyo dışardan. Dar karanlık ve soğuk bi koridora bir masa koymuşlar başında bir hemşire. Açıklıyoruz durumu, birazdan doktor geliyor. her yer buz. Ben zaten ölüyorum. Başlıyorum ağlamaya. Kalbimi dinliyo mideme tık tık dokunuyo ne yedin diyo. Oh be Zika diilmişim demek ki. Bir torba ilaç yazıp gönderiyo bizi otele.
Akşamüstü kusma ve ishal şiddetlenince tekrar dönüyoruz. Başka bi doktor, serum vericez çok su kaybetmişsiniz diyo. Hastanede kalacaksınız. Başlıyorum yine ağlamaya. Tanrım nolur bitsin istemiyorum burda kalmak. Bi odaya alıyolar hemen bi ısıtıcı geliyo. Serum için damar arama seremonisi başlıyo. Ağlıyorum yine bu sefer cidden acıdan ama. akupunktur sanki oramdan del buramdan del yok damarlar büzüşmüş. Ölücem mi ben. Son kez deniyorum diyo hemşire. Allahım nolur bi damar bulsunlar serum versinler azıcık düzeliyim çok çaresizim. Son deneme.. Tamam diyo adam bu oldu. Oh.. Şükür.. yavaş yavaş ısınıyorum yavaş yavaş bulantı geçiyo. Taner yanımda koltukta bekliyo. Sabaha 7-8 saat var. Dakika dakika bekliyorum sabah olmasını. Biraz da uyku.. Sabah iki serum daha. Öğlen doktor geliyor. Bir serum daha. Akşamüstü elma yediriyor. Bunu çıkarmazsan hastaneden çıkabilirsin. Ölsem çıkarmam. 7 gibi kurtuluyoruz. Temiz hava.. Bu arada otelde yer yok. Taner eşyaları toplamış çoktan getirmiş hastaneye. Köşede bi otel bulup yerleşiyoruz. Bu hasta olduğum anlar denizin altındayım sanki. Nefesimi tutmuş bekliyorum. Dalmışım, ağzımı burnumu sımsıkı sıkmış bekliyorum. Bitsin diye.
Dört gün daha bitmiyor. 4.günün sonunda ilk çorbamı içiyorum korka korka. San Cristóbal amma kasvetli yermiş meğer. Ya da bana öyle geliyor. Artık gidelim buradan, nereye olursa. Guatemala ya 10 saat araba yolculuğu şu halimde imkansız. O zaman mexico city e uçalım hem çok ucuz.
İşte böylece Papa nın ziyaretinden bir gün önce, tam da sevgililer gününde Tuxtla Gutierrez havaalanından, epey bi rötarlı olarak uçarak kendimizi Mexico City e atıyoruz.
Ibis oteli ayırıyoruz bir gece. Eşyaları odaya koyup ( oh.. Beyaz çarşaflar, sabun kokusu, iç açan bi dekor, güzel bir banyo, oh..) hemen dışarı çıkıyoruz. İlk dakikadan itibaren Mexico City bizi hayretlere düşürüyor. Bir çok insandan dinlediğimiz o tehlikeli, kaotik, gürültülü ve soğuk şehir burası olamaz. Aksine inanılmaz tatlı bir bahar havası, en kalabalık yerlerde bile anlaşmalı bir sessizlik, güzel caddeler ve onları süsleyen yüzlerce heykel, bir sürü kafe, restoran, her yer yemyeşil, parklar, bahçeler.. Bond filmindeki ana meydanı da buluyoruz. Dev gibi. Papanın ziyareti sebebiyle tribünler konmuş. Hemen ertesi gün kaldırılıyor. Caddeler tıklım tıklım ama bir şekilde sessiz.
Frida nın filmini bir kez daha izliyoruz gece, sonrasında müzeye çevrilmiş olan evine gidiyoruz. Diego nun aldatmaları beni o kadar kızdırmış ki onun ne müzesine ne de duvar resimlerinin sergilendiği bi başka saraya gidesim yok. Frida nın çektiği fiziksel acılar yetmezmiş gibi bir de kalbini acıtmış hipopotam kılıklı herif. Allahtan bir hafta sonunda kızgınlığımı bir tarafa bırakıp, ulusal saraydaki Rivera resimlerini görmeye gidiyorum. Film izler gibi karşısında 45 dakka duruyorum bir duvarın. Her köşesi her karesi ayrı boyut ayrı hikaye. Ama yine de her komünist gibi sen de en çok diğer tüm insanları seversin kadınını değil.. Romantikliğin bir kadına değil tüm insanlığa adanmıştır doğuştan, kadınına anca kırıntılar kalır.
Herneyse konuyu dağıtmadan; mexico city nin altını üstüne getirdik bir haftada. Lima favori şehrimdi, buna da ikinciliği verdim.
Şimdi uçaktayız. Kalbimin öteki yarısı dediğim Guatemala ya inicez az sonra. 4 yıl olmuş. En son geldiğimde 32 yaşımdaydım. Çekiniyorum korkuyorum. Bizi tanır mı; iki ziyaretimizde olduğu gibi sarar sarmalar mı yoksa poposunu döner yüz vermez de anılarımızı da kirletir mi?
Ben olduğu gibi kabul ediyorum Guatemalayı. Sevmek bu işte di mi:) nasıl süprizler bekliyor bakalım bizi..
küçüklüğümden beri hep kendi yerimi açmak istemişimdir. belki bir kafe, bi pansiyon.. değişik insanlar tanımak, farklı hayatları bilmek öğrenmek, paylaşmak ve tüm bu renklerin içinde kendi rengimi bulmak..
21 Şubat 2016 Pazar
San cristobalden mexico city e
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder